İnanç,Güven,Sadakat

sonbaharda kolaydır ölüm

8/2/2010 · Kategori: Benim Antolojim

begonvillerle süslenmiş idam sehpam
sabırsız cellat ve ayaksız bir masa
önce kalem kırıldı
sonra o meş’um soru : son arzun?

/neden son nefeste arzu sorulur?/

ben değildim oysa eros un katili
terkedenler benden izin almadı
oturmadım ki belkıs villalarında yıkmış olayım

- son arzun?

- benim hiç arzum olmadı ki

- son kez: son arzun?

- mozaik portrem yapılsın kalbinizin duvarına
bir de İbrahim’ e haber salınsın
hangi çiçeklerle bezenmişti ateş
nasıl dirilir mor ölümler içinde insan
anlatsın

Cem Mehmet Eren

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Fatih Yavuz Çiçek Sordu,Naime Erlaçin Yanıtladı

2/2/2010 · Kategori: Dergiler

1-Önce 6.Dekad'ı “Rüzgârın oğullarına” sonra Zerenze (Likurga Susları)’nı “şiiri yol bilenlere” ithaf ederek yayımladınız. Rüzgârın oğulları ve şiiri yol bilenlere ifadeleriyle imgelemek istediğiniz neydi? Bir yaşama biçimi mi, yoksa şiirkürenizde var olanlara bir hakkın teslimi mi?

Bu iki kitapta, hem fiziksel hem de şiirsel anlamda, beynimdeki soyut iki mekâna gönderme yapmak istedim; Toroslar ve “Şiirküre”. Biliyorsunuz benim ana ocağım Adana -Çukurova olduğu kadar yaylalarını dizelerimde sıkça dile getirdiğim Toros Dağlarıdır da. Bu dağlarda özgürce dolaşan at sürülerine “rüzgârın oğulları” denir. Yunan mitolojisinde şiirsel ilham ile özdeşleştirilen Pegasus figüründen hareketle kendi öz kültürümüzden kaynaklanan “rüzgârın oğulları”nı neden kitabıma taşımayayım diye düşündüm. “6. DEKAD” böylece ithaf edildi. Bu atlar en az şairler kadar başına buyruk ve özgürdüler. Diğer bir deyişle onları şairlere benzetiyordum. Böyle bakıldığında kitap şairlere ithaf edilmiş oldu.

İkinci kitap “ZERENZE”ye gelince, anlayışıma göre şiir sonsuzluğa uzanan bir yoldu ve yolun kendisi her şeyden daha önemliydi. Yolu tamamladığını sananlara ise şair denmezdi. Gerçek şairler, sonsuzluğa uzanan ve “şiirküre” denilen bir mekânda dolaşmaya çıkmış kişilerdi. Bu uğurda kalplerini sonuna dek açmış, dilin tüm olanaklarını kullanarak içselleştirdikleri acıları dile getirmiş; ayrıca çileli bu süreçten hiç şikâyet etmemiş olan kalem ve düşünce emekçileriydi. Yol alabildiğine uzar ve şairler - koşullar ne olursa olsun - sancılı serüvenlerine devam ederlerdi. Şiiri yol bilen, şiirle özdeşleşmiş, şiiri anlayan, şiirimize katkıda bulunmuş ve bulunmakta olan insanlardı bunlar. Bence bir teşekkürü fazlasıyla hak ediyorlardı. Üstelik hepsine öyle çok şey borçluyduk ki. Dolayısıyla “şiiri yol bilenlere” ithafını bir tür borç ödeme olarak da kabul edebilirsiniz.

2-Wittgenstein“konuşulmayan yerde sessiz kalmak gerek” der. Zerenze -Likurga Susları”ında sözcüklerin sadece şiirle konuştuğunu görüyoruz. Likurga için sessizliğin yankı bulduğu yer diyebilir miyiz?

Diyebilirsiniz elbette. Ama Wittgenstein’in susması Stirner’in “hiç”ini andıran bir yaklaşım. Bir bakıma sözün bittiği yeri işaret eder. Oysa şairi susturmak olanaksızdır. Çünkü onun dünyası salt gerçek dünya değil. Şairin konuşabileceği başka dünyalar da var ki orada gerçekle hayal kâh örtüşür, kâh didişir, kâh birbirine teğet geçer ama daima birbirini fark eder. Örneğin Likurga, tamamen ütopik ve kurgusal bir ülke. Zihnimle, dağarcığımda biriktirdiklerimle, ruhumla, duygularımla birebir örtüşen hayalî mekâna verdiğim ad. Orada her şey şiire dair olup tüm yollar şiire uzanır. Likurga, dış dünyanın kucağımıza bıraktığı sıradanlıklardan arınmış ama gerçek yaşamdaki karmaşanın yarattığı sorunlara karşı üst düzey bir farkındalık üretmeyi becermiş, olabildiğince suskun bir âlem olup burada yalnızca şiirle, üstelik de sadece şiirin yarattığı iç sesle şiire konuşulur. İkinci kitabımda kendimle ve şiirimle böyle kurgusal bir mekânda hesaplaşmak istedim. Bir anlamda susarken konuşmaya çalıştım. Biraz paradoksal olacak ama Likurga hem varmak istediğim, hem de içinde yaşadığım ülkeydi. Susmanın da konuşmak olduğunu kabul eden, onaylayan bir ülke… Bu yüzden de “ütopik” diyorum zaten.

3-Likurga ya ulaşmak, Simurg olma hayaliyle yola koyulan kuşların yolculuğu gibi zorlu bir süreçte yanmayı göze alma kararlılığına benziyor. Bu durum sizce efsanevi bir yaşamda sonsuza değin şiirle bütünleşme isteği midir?

Efsanevi bir tarafı yok bunun. Aksine son derece yaşamsal bir arzu, derin bir aşk, tutku ve emek işi… Şiiri yol bile kişi, yazmanın ölüme meydan okuyarak ölümsüzleşmek olduğunun da bilincindedir. Şairler bu yüzden yazmayı sevdikleri kadar ölüm temasını da severler. ZERENZE’nin “Anlar mıydınız?” başlıklı kapanış şiirinde “duvarsız odalara sustuğumu / kâğıda konuştuğumu bir tek / yalnızca ölülerin sağ çıktığını buradan / dizelerin ağıt yaktığını ecinnilerin ardından …” demiştim. Şairler anlardı, çünkü küllerinden yeniden doğmak için yanmayı göze alanlardı onlar. Sorunuza geri dönersek eğer, Simurg ya da Anka sadece metaforik anlamlar taşır. Şairin amaçlarını gerçekleştirmek için bir imgeden, bir simgeden veya mitolojik bir figürden yararlanarak kendisine yarattığı bahanelerdir. Önüne koyduğu yol haritasının, hatta eylem planının parçalarıdır. Bir yazımı “ateşten geçmeyen kömürün küle sözü olamaz” tümcesiyle bitiriyordum. O halde şair de - öyle ya da böyle - yanmak zorundaydı. Hem de yapayalnızken… Şiiri yol bildiyse eğer, ateşten tek başına geçmek gibi çileli ve gerçekçi bu sürece dâhil olmak mecburiyetindeydi.

4-Sizi izleyen okurlarınızı konuşma dilinde çok sık kullanılmayan ama şiirle kan bağı kurabilecek sözcüklerle tanıştırmayı seviyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda “kitre” ve şimdi “zerenze”.Bir sözcüğün şiirde ilk kez kullanılması, şiirin gizemli dünyasına çekilmesinin o sözcüğü imgeleyen şairin ustalığını gösterdiğini savunan değerlendirmeler için neler söylemek isterdiniz?

Bir “sözcük avcısı” olduğumu iddia edemem. Sözcük avcısı derken, az bilinen sözcükleri arayıp bulmaya, sırf ayırıcı bir özellikleri olsun diye bunları şiirine eklemlemeye çalışanlardan söz ediyorum. Ancak dilin bize sunulan en değerli hazine olduğuna inanan bir yazı emekçisi olarak çalışmalarımda artık kaybolmaya yüz tutmuş bazı sözcüklerden yararlandığım doğrudur. İstiyorum ki, üç yüz-beş yüz sözcükle konuşacağımıza kültürel mirasımızın görmezden geldiğimiz zenginliklerinden de bolca yararlanalım ve sözcük dağarcığımızı olabildiğince geniş tutalım. “Yunmak”, “çemkirmek”, “toyon”, balagan”, “gökçeyazın”, “yeleken”, “gurabîn”, “füzen”, “toygar”, “sayha”, “kargış”, “kılağı”, “yaldırak”, “sagu”, “çalgın”, “uran” gibi sözcükleri kullandığımda onları bizden sonra gelen kuşaklara aktarmak; okuru merak edip araştırmaya yöneltmek gibi amaçlarım vardı. Örneğin “kitre” dediğinizde çok kişinin aklına doğal olarak ebru sanatı gelir. Kitre gevenin (keven) özsuyudur. At kılıyla, gül dalıyla ve diğer malzemelerle birleşip ustasının elinde bin bir çeşit güzelliğe dönüşür. Sanatın ölümsüzlüğünü ve ölümü aynı anda anlatır bize, çünkü malzemelerden birisi de öddür (büyükbaş hayvanların safrakeselerinden elde edilen sıvı). Bu sıvının, mükemmel bir sanat dalının ürünlerinde ölüme rağmen yaşayan ve ikinci yaşamında bize sorular yönelten bir “sorgu yargıcı”nı temsil ettiğini düşünüyorum. Şiirimde de böyle demiştim zaten: “Sorgu yargıcı: öddeki hayvan”. Tıpkı güzellik ve çirkinliğin bir arada yoğrulduğu yaşama benzer bir durumdur bu. Acı ve ayrılığı özünde taşıyan aşkla olan benzerliği gibi. Diğer bir deyişle ödü, kitre aynasının ikinci yüzü olarak algıladığımı söyleyebilirim. Ebru sanatında kullanılan malzemeyi ise yaşamdan bir yansıma… Ve tabii ki hem “öd” hem de “kitre” şiir için alışılagelmedik sözcüklerdi. Aslına bakarsanız pek tanıdık olmayan sözcükleri seçmem biraz tepki de doğurdu. Örneğin bana sıkça anlamı sorulan “6. DEKAD” başlığı yabancı bir sözcüğün Türkçede az kullanılan karşılığıdır. “Dekad”(decade) on yıl anlamına gelir. Altıncı on yıl ise 60’lı yıllar demektir. Kitapta altmış yaş sırasında yazdığım düşünce şiirlerini bir şifre altına gizleyerek sunmuştum okura. Fark ettiyseniz eğer, dosyaya bir özgeçmiş bile eklemedim. Yazarın sosyal yaşamında giydiği elbise yapıtlarına bulaşmamalıydı. İstedim ki okur sadece dizelerimle tanışsın, benimle değil. Ayakları üzerinde duracak olan şiirin kendisiydi. Ya duracaktı, ya da duramayacaktı.

“ZERENZE”de ise eğretileme kullandım. Likurga’da farkındalıklardan söz etmiştik. Farkındalığın önkoşulu bakmayı ve görmeyi bilmek olduğuna göre burada şaire bir görev yüklüyorum demektir.  Şair, benim sıkça “şahin bakış-atmaca bakış” diye nitelendirdiğim keskin, uzağı gören, derin bir bakış yetisine sahip olmak zorundadır. Zerenze aslında Anadolu insanının yaban formlarını “yaban mersini” (likapa, çay üzümü, çoban üzümü veya durdabak) olarak tanıdığı yemişin zaman içinde unutulmuş olan eski Türkçe karşılığı. Yemiş batıda “blueberry” olarak bilinir. Güçlü bir antioksidan olmanın yanı sıra gözleri kuvvetlendirdiğine inanılır. O halde şair de zerenze ile donanmış olmalıydı. Hem kendisi, hem de okurları için… Şiiri, zehirden temizleyici-arındırıcı özelliğinin yanı sıra bakmayı ve görmeyi becerdiği kadar gösterebilmeliydi de. Kısacası zerenzeyi ustalık kazanmanın/kazandırmanın araçlarından biri olarak algıladığımı vurgulamalıyım. Burada elbette zerenze’nin kendisinden değil ama yazınsal anlamı zenginleştirmedeki izdüşümlerinden söz ediyorum. Ayrıca kitaba ismini veren “Zerenze” şiirine baktığınızda, “zerenze”nin daldaki boyun büküşü ile aşkın unutulmuşluğu ve çağımızda uğradığı ihmalkârlık arasında bir paralellik kurduğumu ve aşkın vazgeçilmezliğini anımsattığımı görürsünüz: “bilseydik geçilmez tufandan böyle / bunca uçurum ve intihardan / ‘hükümsüz’ sayardık nafile savaşları… / uranımız ‘aşk’ sözcüğü olurdu sadece…”

Sözün özü, “zerenze” birden çok anlamı içinde barındırıyor. Ama ben buna ustalık diyemiyorum. Şairin işi sözcükleri harmanlamak, onlarla taze bir hamur karıp yepyeni anlamlar yaratma yolunda ağır bir işçiliğe soyunmaktır. Kısacası hepimiz işimizi yapıyoruz. Buradaki “iş” sözcüğünün ne’liğini iyi değerlendirmek kaydıyla tabii ki!

5-Zerenze’de kendini eksilten, az sözcükle çok fazla derinlik içeren dizeler dikkat çekiyor. Sözü aşırı yığmaktan kaçınırken anlamı çoğaltmanın şiirkürenizdeki kaynağı susmanın hükümranlığı, sessizliğin ağırlığından mıdır?

Sessizlik, susmak ve susarken konuşmak… Şiirin vazgeçilmezleridir bunlar. Bütün nitelikli şiirlerde sessizliğin gücüyle birlikte anlamın farklı bir boyutta ve farklı bir biçimde yeniden dile gelişini kuvvetle hissedersiniz. Çünkü iç ses gürültü yapmaz. Sessizdir ama aynı zamanda fevkalade güçlü bir polifoniye sahiptir. Gelgelelim bu soruda şiir tekniği ile ilgili bir soruna da değiniyorsunuz. Şiirin damıtılmasından ve sözcük ekonomisinden… Yazmak kolay, ayıklamak ve fazlalıkları atmak ise gerçekten zordur. Uzun uzun kâğıda (veya klavyeye) konuşursunuz.  Esin perileri bir noktaya kadar görevlerini yapar ve işi size devredip giderler. Sonra dizeleri demlenmeye alırsınız. Bekleme süresi öyle uzundur ki, çalışma bazen yıllar sonra ortaya çıkabilecek hale gelir. Günler ve aylar boyunca ona tekrar geri döner, gereksiz bölümleri atar, metni minimize eder, az sözle çok şey söylemenin yollarını araştırırsınız. Kıyasıya bir savaştır bu. Şiir, bitene dek sizinle mücadele eder. Süreç ise oldukça yoğun ve özverili bir işçilik gerektirir. Özellikle de feda etmeyi hiç arzulamadığınız sözcük ve dizelerle vedalaşmayı göze almak tam bir işkencedir. Kimi zaman çöpe gidenler kalanlardan çoktur. Öyle ki, fazlalıklardan arındırdığınız şiirsel metin zamanla yüksek sesli bir güce dönüşür. Şiirin sırrı bu güçte gizlidir işte.

6- “Unutulan” başlıklı şiirde Emin AKDAMAR’dan da bir dize var. Sayın AKDAMAR’a “ustam” dediğinizi biliyoruz. Siz de şiir kumaşını beğendiğiniz birçok genç arkadaşımızla ilgileniyor, iyi şiire ulaşmaları için deneyimlerinizi mütevazı bir yaklaşımla aktarıyorsunuz.”Şiiranne” olmak, okurlarınızca böyle anılıp, hatırlanmayı usta-çırak penceresinden bakarak nasıl değerlendirirdiniz?

Yazınsal uğraşlarımla ilgili olarak yaşamım boyunca “ustam” diyebileceğim üç kişi tanıdım. Düzyazıda babam Ahmet Muzaffer Bulgulu ile eleştirmen-yazar Ahmet Say; şiirde ise ustam Emin Akdamar. Mutlaka çok saydığım, fazlasıyla yararlandığım ustalar olmuştur ama bu üç isim bende en derin izler bırakanlardır. Emin Akdamar, bildiğiniz gibi çağdaş şiirde değeri pek bilinmemiş bir şairdi ve oldukça erken yaşta aramızdan ayrıldı. Şiirimi gerçek anlamda fark eden, şiirime güvenen ilk ve tek kişiydi. Çünkü çevremde bir düzyazıcı olarak tanınıyordum ve şiirimi kimse mercek altına almıyordu. Bildiğiniz anlamda bir usta-çırak ilişkimiz olmadı hiç. Örneğin şiirime müdahale etmemiş, tek sözcüğümü bile değiştirmemiştir. Ne yapmam gerektiğini asla söylememiş, ne yapmamam gerektiğini anlatmıştır. Ne acıdır ki, vefatından çok sonra genç yetenekleri bana yönlendirmiş olduğunu öğrendim. Birisinden el aldıysam eğer, benden sonra geleceklere de gücüm yettiğince el vermeliyim diye düşündüm. Kuşağımız görevlerini tamamlamış ve bu dünyadan yavaş yavaş el etek çekiyordu. Bayrağı taşıyacak olanlar ise genç kuşaklardı. O halde onlara yardımcı olmalıydık. Yardımcı olmak derken, her şeyi bildiğimizi ve öğretebileceğimizi kast etmiyorum elbette. Şair duruşu, varoluş sorunsalı nasıl bir şeydir, şiirle ne tür bir ilişki kurulmalıdır? Hikâye yazmaktan vazgeçip sahici bir şiir nasıl yazılır? Şair için okumanın ve dağarcığını zenginleştirmenin; öz kültüründen ve yabancı kaynaklardan yararlanmanın önemi nedir? Şiiri düzyazıdan ayıran tekniğe hangi yollardan ulaşılır? Ortaya konulan yapıtlarda “sürüleşme” ve “gruplaşma”lardan kurtulmanın, şiiri özgür ve özgün kılmanın çareleri var mıdır? Bu ve benzeri konularda deneyimlerimiz ölçüsünde ve dilimiz döndüğünce yardımcı olabilirdik pekâlâ. Gençlerle aramızdaki sıkı bağlar böylece oluştu. Hepsini çok sever, hepsinin üstüne titrerim. Gelişmeleri, sanat dergilerinde gözükmeleri, ödüller almaları benim için gerçek birer iftihar vesilesidir. Çalışmaları kesinlikle benimkilerden çok daha önemlidir. Özel işlerim için zamanım olmasa bile onlarınkine daima yaratırım. Aramızda usta-çırak ilişkisi yoktur. Gençlerin beni saydığı kadar ben de onlara saygı duyar ve yalnızca yardımcı olmaya çabalarım. Birlikte çalıştığımız ve “şiir çocuklarım” dediğim bu gençler çeşitli adlar da takmışlardır bana. “Şiiranne” bunlardan sadece birisi.

7-Bir yandan düzenli periyotlarla Hayâl Dergisinin yayıma hazırlanması, diğer yanda şiir, düzyazı çalışmalarınız derken yeni bir kitabın yolda olduğunu öğrendik. Yeni kitabınızın içeriği hakkında neler söylemek isterdiniz?

Hayal Dergisi’ndeki ilk-okuma editörlüğü ve düzeltmenlik görevimi beş yıldır sürdürüyor ve ayrıca her sayıda yazıyorum. Bu durum benim özel çalışmalarımı aksatmadığı gibi keyif de veriyor, çünkü orada çok genç ve oldukça başarılı bir ekibe destek verdiğimi düşünüyorum. Derginin İmtiyaz Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Özgen Kılıçarslan ile mükemmel bir birlikteliğimiz var. Dergicilikte ekip-içi uyum çok önemlidir ve herkese nasip olmaz. Olmadığı yerde ise kızılca kıyamet kopar, ortalığı toz duman kaplar. Bu yüzden fevkalade huzurluyum. Hayal Dergisi’nde çıkmış serbest ve dosya yazılarımı bir kitapta toplamak fikri ikimizde de epeydir vardı. Başlıktaki “Hayal Yazıları” eklentisi buradan kaynaklanıyor. “GALİLEO – Hayal Yazıları” böylece derlendi ve Ekim 2009’da okura sunuldu. Şiire ilişkin yazılarımın sadece bir kısmıdır bunlar. Bildiğiniz gibi, dağıtım sorunlarından dolayı dergiler ne yazık ki Türkiye’nin her tarafına ulaşmıyor. Dolayısıyla herkes bütün yazıları okuyamıyor. Böylece meraklı okura ulaşabileceğini düşündük.

8-Naime Hanım,Sizi hep okumak dileğiyle teşekkür ediyorum.

Bu söyleşi vesilesi ile Onaltıkırkbeş Dergisi’ne çalışmalarında başarılar diliyor ve yazın sanatına verdiğiniz emeklerden dolayı ben teşekkür ediyorum.


Onaltıkırkbeş Sayı : 33

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Ayinesi Mecmua

22/1/2010 · Kategori: Bayramyeri

bir şiir ayiniyle
.................yıka beni
.................sonra göm
yedi delikli
O O O
O
O O O
top barutuna

ardından doğurup emzir
a l k o l l e
bas hamur tezgahına
kurut, cilala
parçala,eksilt ve kes
a-me-ri/kan bı-çak/la-rın-da

tutuştur bengisuda
ve dumansız selüloza as
yüreklere gönder beni

(danışıklı dövüşlerde
makas darbesi)

 

 


 

ferman bilirkişi raporundan

ayin bir çizikle
bu defa da idamla bitti

Lacivert Öykü ve Şiir Dergisi Kasım-Aralık 2007

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Mutsuzluk Defteri

3/1/2010 · Kategori: Benim Antolojim

biliyorum her şey mutsuzluktan
adım mutsuzluktan
gözlerim
kendimi iğreti bir sevinç gibi
yapma süslerden giydirdiğim
baştan başa tenim

mutsuzluktan

sarhoşluğum mutsuzluktan
her gece evci çıkardığım

sözcüğün gölgesi
harf saklambacı

balıkhane çingeneleri
her sabah asker uğurlayan martılar
el arabalarındaki gümüş renkli kalabalık

mutsuzluktan

biliyorum her şey mutsuzluktan
mutsuzluktan birahanedeki ekşi kokulu yalnızlık mitingi
adamın eline dökülen üzüntü
adamın kadındaki hiçliği
hiçliğin kendinden geçmişliği
sokağa bakan pencerenin penceresizliği
intiharların kimsesizliği

asker telefonları
kulübelerin koynuna saklanmış o haki sessizlik
eve dönmeyen babaların terli nöbetleri

el ele tutuşmuş istasyonlardan yürüyen
işe mi gidiyor yoksa çarşıya mı karışıyor belli olmayan
bir film şeridi gibi akan trenlerden inmiş
dünyaya saçılan
taneleri gibi günün
insanlar
mutsuzluktan

biliyorum her şey mutsuzluktan

Cavit Işık Yavuz
Denizsuyukasesi Sayı 39

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Edebiyat Ortamı Ocak-Şubat 2010 Sayı : 12

3/1/2010 · Kategori: Dergiler

                                                                                                                   

EDEBİYAT ORTAMI'NDAN
Edebiyat Ortamı, ikinci yılını bu sayıyla tamamlıyor. Yirmi dört ay ve on iki sayı. Bir tarafıyla az. Bir tarafıyla hiç de az değil.
Bu sürede iki şey oldu: Pek memnun edici bir sayı olmasa da sabit bir okur kitlesi oluştu. Birincisi, bu. Önemli. İkincisi, nitelik ve yayın periyodu açısından dergiye karşı okurda bir ‘güven’ oluştu. Bu, daha da önemli. Bu tespitlerimizin bir kısmı sezgisel, bir kısmı gelen tepkilere dayanıyor, bir kısmını da elimize ulaşan satış rakamlarından çıkarıyoruz. Umarız artarak devam eder.
*
Bu sayımız, İrfan Çevik’in Eleştirmenin Niyeti başlıklı yazısıyla başlıyor.
Bu sayımızın şairleri Mustafa Aydoğan, Erdal Çakır, Esver Ölüç ve Muhammet Safa. Muhammet Safa’dan beş şiire yer veriyoruz. Bunu zaman zaman yapıyoruz. Yeni isimlerden üç ya da beş şiir birden yayınlıyoruz ki hem okur farkına varsın hem de genç şair hangi riskle karşı karşıya olduğunu bilsin. Muhammet Safa’nın şiirleri kendini belirgin kılacak (kılabilecek) özellikler barındırıyor. Süreç nasıl gelişir, şiiri nereye oturur, buna karar verecek olan Safa’nın kendisi. Şiiri taşımak için dünya genişliğinde bir sırt gerektiğini biliyor olmalı.
Mustafa Şahin, Bu Sene de Cemre Düşmeyecek Toprağa, diyor. İronik bir eleştiri. Çağına, gününe ve kuşağına…
Bu sayımızda iki söyleşi yer alıyor. Biri, dünyaca ünlü müzisyen Ömer Faruk Tekbilek’le, diğeri Küba Yazarlar Birliği Başkanı ve şair Nancy Morejón’la. Bu söyleşileri gerçekleştiren arkadaşlarımız Mukaddes Mut’a ve Cüneyt Göksu’ya teşekkür ediyoruz. Söyleşileri beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz. Özellikle Ömer Faruk Tekbilek’le yapılan söyleşi üzerinde önemle durmayı gerektiriyor.
Sadık Erol Er, Dostoyevski’nin düşünce dünyasındaki tanrı ve kötülük problemini inceledi. Şaban Abak ise Şiir ve Şehir Mimarisi üzerine yazdı.
Bu sayımızda üç öykü yer alıyor. Öyküler Gökhan Özcan’a, Fikri Özçelikci’ye ve Yılmaz Yılmaz’a ait.
Fatih Parlak, genç bir öykücü. Öyküler yazarken öykü üzerine de düşünüyor. Bu sayımızda yer alan yazısında Kafka’nın ünlü kahramanı Gregor Samsa üzerinde durdu. Beğeniyle okuyacağınızı umuyoruz.
Emre Döğer, Avusturyalı ünlü müzisyen Nick Cave üzerine yazdı.
İhsan Kabil, geçen ay kaybettiğimiz yönetmen Ahmet Uluçay’ın sinema dünyasını değerlendirdi. Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı tek uzun metrajlı filmiyle sinema dünyasında önemli bir yer edinen Uluçay’ı rahmetle anıyoruz.
Faruk Uysal’ın gezi notları devam ediyor.
Fatih Yavuz Çiçek, Metin Güven’in Kedi Uykuları adlı şiir kitabını inceledi.
Yazısaati bölümümüzde değiniler, Okuma Salonu’nda da kitap eleştirileri yer alıyor. Okurlarımızın dikkatle takip ettiğini bildiğimiz bu bölümlerdeki yazıları da severek okuyacağınızı umuyoruz.
İyi okumalar…
M. A.

http://edebiyatortami.blogspot.com/

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::