Ayağımda lastik çizmeler,ellerim belimde sanki dünyaya meydan okuyan bir hâlim var.Nasıl da ince ve narinim.Babamın söylediği övgü dolu cümle hâlâ kulağımda.”Sen benim ince oğlumsun”Edebiyata ve şiire meraklı olduğumu bilmesi ne güzeldi.Hemen solumdakiler Ahmet ve Adnan.Onlar biraz daha özgüvensiz görünüyor gibi.Kim bilir akıllarından neler geçiyor.Zagorun baltası mı,Tarkan’ın kılıcı mı ? Anımsadığım kadarıyla Vefa,Cimbomu 2-1 yenmiş diye nasıl da üzgündüler.
Evimizin avlusundayım.Annem bahçedeki ipe sakız gibi ağarttığı taze sabun kokulu beyazları asıyor.Çamaşırların kaynadığı kazanın altından dumanlı bir bulut kümesi yükseliyor.Apandisit ameliyatı olmuştum.Doktor “yatma yürü”demişti.Komşumuz Zehra teyzeye göre üzerinden bir Ağustos sıcağı geçmeden iyi olmazmışım.İspanyol paça pantolonumla uzun yakalı gömleğime bakıyorum.O zamanlar moda olan giyim tarzı bu.Büyük abime küçük geldiği için onları bana vermişti.Eskiye rağbet olsa bit pazarına nur yağardı diyenler,o eskilerden bize yağan nuru keşke görebilseydiler.
Aslında o gün güneş nasıl da başıma vuruyordu.Bir elimde döner ekmek,diğerinde ayranbardağı var.Karşımda Marmara denizi ve Kız Kulesi.Üzerimden petrol yeşili montu çıkarmayı da unutmuşum.Artık yaz bitiyor geceleri soğuk oluyordu.Sabah kalktığımda üşümüştüm.Elbette Hekimbaşı çöplüğünde gece geç vakitlere kadar ceset aramak kolay değildi.Aksaray civarında bir lokantada arkadaşlar beyin salatası yerken nasıl da midem bulanmıştı.
Gülümsüyorum.İnadına lâcivert ya da siyah giymeyeceğim demiştim.Dediğimi de yaptım.Bu aykırı hâllerim, belirli kalıpların içine girmeyi neden reddettiğimin ipuçlarını da veriyor.Aslında o gün ben, yanımda bir genç kızın giymeyi en çok istediği beyaz gelinlikle duran sevdiceğimin elinden tutarken, özellikle bu gün için satın aldığım açık kahve çizgili kruvaze elbisemin içinde, mutlu ve biraz da yeni açmış marantalar gibiydim.
Biraz şaşkınım.Doğrusu bu farklı duruma yavaş yavaş alışmaya çalışıyorum.Aramıza bağ bozumunda katılan can parçasının henüz saçları yok denecek kadar az. Şimdilik kabak kafalı,çığlık savuran,doymak nedir bilmeyen süt avcısı birine benziyor.Kucağımda rahat rahat oturmak yerine basıyor feryadı.Ninem “çocuklar cennet gibi kokar” derdi.Kokusunu içime çekiyorum.Ah ! evlat sevgisi...bu duyguyu anlatacak başka sözcük bulamıyorum.İçimdeki sevinç bir krater gölü güzelliğinde.Oğlum,gökyüzüme açılan yeni pencerem.
Mevsimlerden kış.Etraf karla kaplı.Günler birer birer tükeniyor.Her geçen yıl doludizgin koşan bir doru tayın hızında.Daha birkaç ay önce kutladığımız doğum günü partisi.Üflenen renkli küçük mumlar.Üzerinde iyi ki doğdun yazılı çikolatalı pasta.”Sabah olduğunda kardan adam yapalım mı babacığım” demişti.Adını “dilsiz” koyduğumuz kardan adamın önünde poz veriyoruz.Kömürden gözler,havuçtan burun.Tuğla kırıklarından düğmeler.Eski bir atkı,tabi ki şapka ve yıpranmış süpürgeyi de unutmuyoruz.Kızım,yeryüzü cennetim.
“Kahve mi yoksa ikisi bir arada mı” diyen yumuşak bir sesle bindiğim karton gemilerden düşüyorum.Yüzlerce resim karesi bir anda oturduğum odanın zeminine kuş sürüsü gibi dağılıyor.