İnanç,Güven,Sadakat

Bıkmadan/Usanmadan İzmir

24/8/2008 · Kategori: Denemelerim

Bu suskunluğum güz yağmurlarında ıslanan bir kalbin bekleyişi.Harflerin gökkuşağından yüreğimin uç dallarına zarif tomurcuklu kelimeler diziyorum.Kalemin ucundan,ince filizlere çiy gibi düşüyorsun.Gönül tahtımın ıssızlığına tuğba yapraklarından özlem damlıyor.Güvenle büyüttüğümüz kızıl elmaların en iri meyvesi,gülümseyen fotoğraf karelerine dokundukça biraz daha serpilip,olgunlaşıyor.

 

Hasretin nar bahçesindeyim.Yüzündeki gökyüzüne uçurmak için dilimde göçmen kuşlar  biriktiriyorum,umutla.Süngüsü düşmüş şehrimin gecelerinde sultan iğdeleri mahcup.Keşfedilmemiş düşlerin çekirdeğine uzanacağı günleri, bilsen nicedir sabırla bekliyor minik elma kurdu.

 

Biliyorum bir gün şehir de susacak...

 

Fakat ben her zaman olduğu gibi akşamın dar vakitlerinde, avlu duvarları hanımeli ve ıhlamur ağaçlarıyla çevrili mahfel sokağından,ağır adımlarla geçip  sana gelecek,orada senin olmadığını bile bile büyük parkın içinde,oturduğumuz çınarın altına  söylenmemiş,yarım bırakılmış bir aşkın sarp geçitlerinden,mumlar yakmaya devam edeceğim.

 

Hani çok sevdiğin renkli pamuk helva şekerleri vardı.Nasıl da keyifle yerdin değil mi ? Dudaklarının kenarına bıraktığı pembe lekelerle neşeli,sevimli bir çocuğa dönüşürdün de gamzelerinden şurup gülleri hiç eksik olmazdı.Köşede duran satıcıdan hepsini alıp,salıncakta sıranın kendisine gelmesini bekleyen afacan çocuklara dağıtsam,yanaklarında aynı yediveren güzelliği açılır mı ?

 

Onların gülüşlerinde senin çocuksu endamını görür müyüm acaba ?

 

Ahhh ! ufkuna yakın değilim ki duysan sesimi.Nerden bileceksin ki uzaklardan,hücrelerime gizlenmiş seni.Yokluğunda kısa devrelere tutulduğum yüksek gerilimli düş yolculuklarımı.Üstüme sulu sepken yağan karları.Leyli saatlerde,buz kesen duvarlara vuran yorgun gölgemi.

 

Bilemezsin…Anlatması güç  bir tanem,anlatması güç…

 

Marifet yüreğin engin denizlerinde ateşle suyu birlikte taşımaksa eğer,Ferhad’ı Şirinin yolundan ayırmak söyle mümkün mü ?

 

Oysa en azından bir şiir,okuduğun roman kahramanları,ya da dilinden düşürmediğin meşeler türküsü gibi her an seninle ve yanında soluk almak isterdim.

 

Belki de giydiğin zamanlarda sana çok yakışan saç örgülü yün kazağın ipi olmalı,iğde kokulu tenine sarılıp uyumanın doyumsuz sıcaklığında,sınırsız iklimleri keşfedip yaşamalıydım.   

Ama hicran…hicran içimde kabuk bağlamayan yürek acısı,gurbet yarası.

 

Bir araya gelmeyen kıvılcım ve barutun yaman çelişkisiyle tadını hiç bilmediğim acı tütünün koyu dumanından nefes nefes çektiğimi duyarsan sakın üzülüp önemseme.Bil ki tebessümünden, saçlarından, kokundan,gözlerindeki kahve değirmeninden uzak düşüp,ayrı kaldığımdandır.

 

Kızıla bürünen gün biterken bedenimdeki yolcu gemileri yerle bir olmuş,alaboraya yakalanmışsa telaşlanma.Zaman zaman yakalandığım bir kırlangıç fırtınasıdır bu…Rüzgârla konuşmanın,göğün tellerine sözün mızrabıyla dokunmanın mevsimi gelmiştir.

 

“Seni seviyorum kimyacı kız”

Bu cümle…her şey için yeterli değil mi sence.

 

Neden, niçin, nasıl diye sorma bana. Kalbini rüzgârın ellerine bırak şimdi.

 

Sessizliği sesinle yakmaya, dîde şehrinin semalarında küllerimden simurg uçurmaya geliyorum.

 

Hazırlan.

 

FYÇ  İzmir-Bornova 1989

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Kırıkkale 5.Kültür ve Sanat Etkinlikleri Üzerine

24/8/2008 · Kategori: Denemelerim

Kurulduğu coğrafyada geçmişten geleceğe taşınan şehirler vardır. Bulunduğu jeopolitik konumu içinde nefes alıp veren tarihi, kültürel, sanatsal ve sosyo ekonomik dokularının zenginliği bu şehirlerin kültürel ve tarihi dokusunun korunmasında en önemli ortak özellikleri oluşturur.

Örneğin Balkanlarda Bosna Hersek Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Mostar, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolü olmuş bir şehirdir ve çok uluslu kültürel bir mirasa sahiptir.

Paris deyince akla sanat gelir, Roma deyince sanatın, tarihin ve dinin iç içe geçtiği üç bin yıllık bir kent. Rio Brezilyada dansın ve eğlencenin sembolü haline gelen bir şehirdir ve karnavalın düzenlendiği dönemde dünyanın çeşitli ülkelerinden binlerce insanın ilgi odağı haline gelir ve onları kendine çeker.

Kuşkusuz bizim ülkemizde de tarihe tanıklık eden, bu tanıklığı günümüze kadar taşıyan kültürel zenginlik ve değerleriyle Dünya kültürel mirasında kendine yer bulan şehirlerimiz vardır. İstanbul, Safranbolu, İzmir Efes, Güneydoğu Anadolu Bölgesinde yer alan Mardin, Urfa, Adıyaman, Hasankeyf aklıma ilk gelenler.

Yazmaya çalıştığım şehirlerin ortak özellikleri köklü bir kültür sanat mirasına sahip olmalarıdır. Çünkü günümüzde sanat, estetik kurallara uygun güzellik arayışı, tasarımı ve üretimiyle Rönesans’tan günümüze, kapitalist ekonomi ve politika içerisinde düşünülmesi gereken bir insani etkinlik olma özelliği kazanmıştır.

Şehir olarak kuruluş ve gelişimi yeni olan Kırıkkalemiz’de de İl oluşunun yıldönümlerinde son beş yıldır çeşitli kültürel ve sanatsal etkinliklerin belirli bir program çerçevesinde düzenlenmeye çalışıldığını görüyoruz.

Bu etkinlikleri iyi niyetli ama profesyonellikten uzak bir kültür sanat anlayışıyla ve geleceğe dair herhangi bir vizyon koymadan uzak, yaşadığımız şehir içinden bile katılımın ve ilginin düşük olduğu lokal bir çalışma olarak değerlendirdiğimi belirtmek isterim. Dikkat edilirse en fazla ilgi etkinliklerin son gününde düzenlenen açık hava konserine yoğunlaşmaktadır. Elbette bunun da çeşitli bilimsel, sosyolojik nedenleri var ama bu nedenler üzerinde uzun uzadıya durmak istemiyorum.

Kanaatimce üzerinde asıl düşünülmesi,konuşulması gereken konu son derece sönük geçen etkinliklerin gerçek bir sanat ve kültür şölenine dönüşmesi, içine kapanık lokal durumdan önce ulusal,sonra da uluslararası boyuta taşınması için Kırıkkale Kültür Sanat Günlerine dair etkinliklerin gelecek yıllarda nasıl düzenlemesi gerektiğidir ?

Öncelikle bu konuda Belediye ve Valiliğin düzenlenecek program üzerinde daha geniş zamanlı ve sanatın tüm dallarını kucaklayan bir program hazırlaması ve bu program hazırlanırken kültür sanat alanında çalışmaları bulunan deneyimli kişilerden mutlaka destek alması veya danışmanlık hizmetiyle faydalanması gerekir.

Düzenlenen etkinliklerde dikkatimi çeken en önemli ve ilginç olay “Keskinliler Gecesi” adıyla düzenlenen etkinlik olmuştur.Bir Kırıkkaleli olarak insanın aklına ister istemez şu soru geliyor : Kırıkkale sadece bir tane ilçeden mi ibarettir ? Ve en önemlisi Kırıkkale için düzenlenen bir etkinlikte civar iller için bile gece yapılması düşünülürken nedense “Kırıkkaleliler Gecesi veya Kırıkkaleliler Günü” adıyla bir iç etkinliğin hiç yer almamasına da hiç anlam veremediğimi belirtmeden geçmek istemiyorum.

Gelecek yıllarda neler yapılabilir demiştik.Öncelikle sanatın tüm alanlarını geniş kapsamlı kucaklayan bir program hazırlanmalıdır.”Sinema Günleri” başlığında Kırıkkaleli yönetmen ve oyuncularında davet edildiği ve o yıl yurt içinde,yurt dışında ödül almış filmler her gece gösterilebilir.

Gündüzleri tiyatro oyunlarının sahnelenmesi için Ankara da bulunan Devlet Tiyatroları veya özel tiyatrolarla görüşmeler yapılarak “Tiyatro Günleri” oluşturulabilir.

Edebiyat sempozyumu düzenlenerek Türk ve Dünya edebiyatındaki gelişmeler,yenilikler tartışılabilir.Bu etkinliğin içinde şiir dinletileri mutlaka yer almalıdır.Şehrimizde yetişmiş önemli şahsiyetler adına düzenlenecek roman,öykü,şiir ödülleriyle etkinliğe ilgi artırılabilir.Bu sempozyumla Kırıkkale’de yetişen edebiyatçı şair ve yazarlarla ülkemizin bilinen şairleri bir araya getirilebilir.

Resim, müzik gibi sanat etkinliklerin daha geniş katılımla gerçekleşmesi sağlanabilir,geleneksel el sanatlarına ilişkin bir serginin de açılmasının mutlaka programda yer almasına özen gösterilebilir.Hatta TRT’nin yaptığı müzik eğlence programlarından biri de bu etkinlik kapsamında şehrimizde yapılarak canlı yayınla tüm ülkeye ulaşılabilir.

Yazıyı yapılan etkinliği beğenmiyormuşum gibi algılayanlar olabilir.Ancak düzenli yapılan bir faaliyetin daha etkin olması için eksikliklerin ve aksayan yönlerinin de dile getirilmesi,Kırıkkale Kültür Sanat Etkinliklerinin artık yerellikten çıkıp önce ulusal,sonra da uluslararası bir nitelik kazanmasının şehrin imajında ve tanıtımında burada yaşayanlara kalıcı getirileri olacağını da görmezden gelemeyiz.

Kırıkkale’nin mevcut etkinliklerden daha iyisini yapacak gücü ve yetişmiş insanı var.Bundan kuşku duymuyorum.

Sanatla başladık Tolstoy’un sanatla ilgili bir sözüyle bitirelim.” Gerçek sanatçının görevi ; dünyanın maddi güzelliklerini,ahlaksızlığını anlatmak değil,güzel olmayanları eleştirip,gerçekleri aydınlatılmış bir biçimde aktarmaktır.”

 

FYÇ

 

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Aşka ve Tercihlere Dair

14/8/2008 · Kategori: Denemelerim

Eskiden düşündüğüm ve bu düşünceler üzerine bir şeyler karaladığım bir yazıma rastladım notlarımın arasında....eski bir yazı ama bir o kadar da yeni...

Nasıl mı ? Yani içeriği değişmemiş çokca...ve birkaç bölümü üzerine yeniden düşündüm. Yazdığım mısralardan sonra “sevgili” adlı bir şiir yazmıştım onu okudum ve yine fırtınalar oluştu beynimde. Kargaşa değil aslında sadece bir fırtına...düşüncelerin savrulması ve sonra hiçbir şey olmamış gibi toparlanması. Tıpkı okyanuslarda kopan o eşsiz fırtınalar ve sonrasında ki o muhteşem dinginlik gibi. Her dinginlik bir başka fırtınaya gebe ve her fırtına dinginlikle nihayetlenmeye mahkum.

Evet o günkü düşünceler den içimde savrulanlar ve bugünküler...

Tennyson'un aşkı anlatan muhteşem bir sözü vardır "Hayat kısa,aşk uzundur".

Ne harika bir ifade değil mi?İnsan içinde kayboluyor adeta...

Peki ama gerçekten öyleyse nasıl yaşanacak aşk doyasıya?Belki de aşkı güzel yapan sır burada,Çünkü o hiçbir yaşama sığmayacak kadar büyük ve adeta sonsuza uzanan ve gözyaşında tebessümler açtıran kutlu bir yağmur gibi...bitimsiz sağnak bir yağmur...iliklerine değil,yüreğine kadar,en kuytularına kadar seni ıslatan ama hiç bitmesin dediğin bir yağmur...

Çok sevdiğim bir öykü var.Birlikte okuyalım,Hani çocukların çok sevdiği öyküler vardır.Anlatırsın anlatırsın ama o bir türlü doymaz.Bir daha bir daha dinlemek ister ya ,öyle bişey işte.

Üniversitede "zaman yönetimi" dersinin Profesör'ü sınıfa girer ve "bugün zaman yönetimi dersinde deneyle karışık bir sınav yapacağız" der ve kürsünün altına eğilerek daha önceden hazırladığı büyük bir kavanozu çıkarıp masasının üzerine koyar.Sonra yine kürsünün altından yumruk büyüklüğünde taşlat çıkarır ve kavanoza özenle yerleştirir.Sınıfa dönerek sorar "kavanoz doldu mu?" ve "evet,doldu" cevabını alınca yine kürsünün altına eğilir bu defa mıcır denen küçük taşlardan çıkarır ve kavanoza döker.Küçük taşlar büyük taşların arasında yerlerini alınca sorusunu yineler "kavanoz doldu mu" ama bu defa öğrencilerin cevabı "hayır,dolmadı" olur.Profesör "doğru,dolmadı" deyip yine kürsünün altından bir kova kum çıkarıp kavanoza döker.Soru yinelenir ve cevap aynıdır.Sonra bir kez daha eğilir bu defa bir sürahi su çıkarır ve kavanoza döker."Kavanoz doldu mu" dediğinde "evet bu defa doldu" cevabını alır.Sonra bu deneyden ne çıkardıklarını sorar öğrencilere.Bir öğrenci "zamanımız ne kadar dolu olursa olsun mutlaka değerlendirebileceğimiz artı bir zamanımız vardır" der.Profesör "evet ama cevap bu değil" der.Sözlerine şöyle devam eder "eğer büyük taşları zamanında yerleştirmessen küçükler girdikten sonra büyükleri hiçbir zaman kavanozun içine koyamassın!.Nedir yaşamımızdaki büyük taşlar?Ailemiz,sevdiğimiz insanlar,yada sevgilimiz,işimiz,sağlığımız,bir eser yaratmak vs..büyük taşlar bunlardan birisi yada bir kaçı.Bugün uyumadan önce sizde yaşamınızdaki büyük taşları düşünün ve öncelikle onları içinize , yaşamınıza koyun.Yoksa bir daha asla yerine koyamassınız!" Profesör öğrencilerin şaşkın ve suskun bakışları arasında sınıfı terkeder...

Evet demek ki neymiş yaşamımızdaki büyük taşları doğru tesbit edecek ve zamanında yerine koyacağız.

Bazen insan aşkın yerine içine başka şeyler koyar.Toplum adına beklentiler..Örneğin evlenirken aşkın yerini "etkilenme" alır yada "yakışıklı biri yada güzel" ,"işi.çevresi.sosyalite" yani fiziksel şartlar..ve Çehoz'un o acı sözü gerçek olur "sevmeden evlenmek,inanmadan ibadet etmek gibi alçakça bir iştir".

Bazı insanların endişeleri vardır...ya,ben bunu elma sevmeye benzetiyorum.

Fatih Sultan Mehmet elmayı çok severmiş .Hocası Ak Şemseddin'de ona bir "kızıl elma"nın varlığından söz edermiş.Ne zaman bir fetih olsa Hocası o elmanın o ülkede olduğunu söylermiş,,sonrada fetih gerçekleşince başka bir ülkeye kaçırıldığını...ve Fatih "kızıl elma"nın yani bir "ülkü"nün peşinde koşmuş yıllarca.Fetihler yapmış onun uğrunda.

Eeee durumla ne ilgisi var şimdi bunun? Siz aşkı yada sevgiliyi bir elma gibi düşünün.Bazıları bir kızıl elma değil tadacağı,kokusunu duyacağı,rengini beğeneceği yani somut olan bir tat istiyor.Evet ben bunu sevdim bu elma güzel demeleri için bu gerekli .Ama aşk somut bir elma gibi değil. O görmeden sevmeyi,duymadan dinlemeyi,dokunmadan hissetmeyi gerektiriyor. Yani aşk zor iş ve garip bir yük, omzuna alamazsın,ellerinle kaldıramazsın ve o onu taşıyamayan bir yürekte barınamaz.

Çok da karıştırmayalım durumu. Yaşamının önceliği aşksa onu kuralsız,hesapsız,kendinden emin olarak içine koymalısın. Onu test etmeye kalkarsan. Yani bir bakayım tadı nasıl,görüntüsü nasıl dersen aşkın yerine içine güvensizlik,endişe,ve acaba sorusunu koyarsın...ardından başka şeyler gelir "seni istiyorum ama..."lar gelir,sonra bakarsın ki aşka yer kalmamış...

Yani yüreğin doludur ama aşkın kocaman boşluğuyla...

Neden anlattım bunları şimdi?Belki de şarkıda ki gibi "bildiğin bir sır varsa eğer,paylaşmalıymış meğer".Anlattıklarımı özel olarak,yani bir olay sonucu anlatılmış şeyler olarak görmeyin lütfen. Bunu bir deneyimi ifade etmem, sizle paylaşmam olarak görün.

Elbette yaşamdaki tercihler konusunda herkese ama herkese saygı duyuyorum. Herkesin tercihi ve sıralaması farklıdır..hatta büyük taşlarla değil de kavanozonu kum ve su ile doldurmak isteyenlerde olabilir. Bu da saygı gerektirir yani.

Hadi aşka dair bir sözle bitireyim ,yoksa bu konu bitmez.

La Rochefoucauld'dan "gerçek aşk , tıpkı cinler periler gibidir;bahsini herkes eder ama gözüyle görmüş olan pek azdır"

Sevgiyle kalın...Şiire ve aşka emanat olun

Esat SELIŞIK

Sevgili Esat'a paylaşımı için teşekkür ediyorum.
FYÇ

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

Anlamak

12/8/2008 · Kategori: Denemelerim

Ferit Edgü’den yaşama dair çok önemli bir söz...bir nasihat...bir tecrübe aktarımı...demiş ki Edgü “ Yaşım ilerledikçe daha iyi görüyorum:Önemli olan öğrenmek değil anlamakmış.”

Çünkü...çünkü...Geothe’nin dediği gibi “anlamadığımız şeyler bizim olamaz”. Öyleyse...bir şeyi çok istemişsek onu anlamalıyız. Peki anlamak için ne yapmalıyız önce ? Geothe bu defa da şöyle diyor “ Her insan ancak anladığı şeyi duyar.” Yani anlamak ve duymak iç içe geçmiş. Elbette duymak için de kulak vermek lazım önce ...yani kulaklarımızı kapatmamız lazım. Anlamak için de koşulsuz,kuruntusuz,vesvesesiz dinlemek...duymak lazım.Yani beynimizi yani ruhumuzu kapatmamak...

Öğrenmek değil...öğrendiğimizi anlamak... yargılamadan... sorgulamadan.. keşfetmek adına...sevgi adına...

Peki insanı en iyi kim anlar ?

Annesi ? Babası ? Arkadaşı ? Teyzesinin oğlu ? Halasının kızının kuzeninin kardeşi ? Evet kim ? Belki kendisi ? Hayır ! Bence sevdiği , bence yari , bence vazgeçilmezi ...ve o da aslında kendisidir. Ama öyle bir kendisidir ki ..insanı kendisi yapan şeydir ! “Biz” olmak “ben” olmaktan güzeldir. “Ben tekildir...yalnızdır” ama “biz çoğuldur ama öyle bir çoğulki tek den bile daha tekildir.”

Dedim ya annemiz değildir bizi daha iyi anlayacak yada bir arkadaş...bizi anlayacak kişinin “biz” olması lazım.Yani dışarda değil..yani içerde olması lazım. Teniyle ve ruhuyla...

Ama anlamakta bir sancılı süreçtir.

Değer bu sancıya...çünkü anlaşılan şey...insanın kendinden doğan diğer “beni” olur. Öyle bir ben ki...ben den ileri bir şey...anlamak anlaşılanı parçamız yapar...etimizden...ruhumuzdan bir parça...

“Çabuk anlaşılan şey uzun ömürlü değildir” diyen Dostoyevski ne kadar da haklı.
Ve sevgili...anlaşıldıkça...kavrandıkça...keşfedildikçe güzelleşir. Mektupçu Agah’ın bir sözünden çıkmıştı “sevgili” adlı şiirim. “Sevgiliden gelen herşey sevgilidir !” Diyorum ya...anladıkça...keşfettikçe güzelleşir sevgili. Ona ait olan her şey güzeldir çünkü.Tenine ve ruhuna ve yaşamına ait olan her şey....İyi ve kötü...doğru ve yanlış adına herşey...

“Ah kimsenin vakti yok
Durup ince şeyleri anlamaya”

Ne güzel bir “ah” çekme değil mi? Ne güzel ince bir sitem Gülten Akın’ın söylediği...

Zaman ayırmalı “ince şeyleri” anlamaya. Ve aşk gibi ve sevda gibi ve sevgili gibi ve yar olmak gibi “ince şeyleri” anlamaya zaman ayırmak lazım.

Ve aşk bir yansıma ise her zaman söylediğim gibi.İşte bu doğruysa dibine kadar.İşte....işte o zaman anlamak bile anlamsız kalır.Çünkü yansımamızdır karşımızda ki “kendimizi bilmektir”.

Mevlana'nın o beynimin damarlarını açan sözü geliyor aklıma “ne kadar bilirsen bil ve ne kadar anlatırsan anlat,senin bildiğin karşındakinin anladığı kadardır.”

Ve bunca sözden sonra diyorum ki “ağlayan kız,seni anlıyorum” ve biliyorum ki “beni anlıyorsun” ve birbirimizi daha da anladıkça paylaşımlarımız daha da güzelleşir ...

Esat SELIŞIK

Sevgili Esat'a "Anlamak" başlık denemesini benimle paylaştığı için teşekkür ediyorum.

FYÇ

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

KIRIKKALE’DE DÜĞÜN GELENEKLERİ-2

28/7/2008 · Kategori: Denemelerim

Cuma günü bayrak kaldırıldıktan sonra genelde düğün evine akrabalar gelir.Bunlar gelirken ,hediye getirirler.Köylerde bu koyun,koç olabildiği gibi şehirde ev eşyası biçiminde görülür.Düğüne gelenler bilhassa köylerde üç el silah sıkar;karşılayan düğün sahibi de karşılık verir (Burada kendi görüşümü yazmadan geçmek istemiyorum…nereden ve nasıl girmiştir bu gelenek.Düğünlerde silah atılmasını son derece yanlış ve kaygı verici buluyorum) Davul zurna eşliğinde davetliler karşılanır.Davetliye saygı,sevgi ve yemek ikramında bulunulur.Düğün kahyası veya düğün sahibi tarafından uğurlanır.

Burada “Düğün Sofrası” geleneği üzerinde durmakta yarar vardır.Anadolu düğünleri için bu çok önemlidir.Türk düğün sofraları bereketin,bolluğun ve cömertliğin işareti sayılır.Çorba,fasulye,patlıcan,etli pilav,yoğurt,baklava tatlısı,salata gibi yemek ve tatlı çeşitleri misafire ikram edilir.

Kız kınası” yine çok önemli düğün geleneklerimizdendir.Oğlan evi (genelde cumartesi günü) davul zurna eşliğinde “kına yakma” töreni düzenler.Büyük bir tepsi içinde çeşitli çerezler ve geline getirilen  hediyeler bulunur.Kına alayı eşliğinde,kız evinde yapılan bu törende;düğün sahiplerince seçilen bayanlardan biri gelin adayının kınasını yakar.Bu sırada kızı ağlatmak için kına türküsü söylenir. (kına esnasında genelde "Burçak Yası" isimli türkü söylenir ama yazıda aşağıdaki türküye yer verilmiş ki bu türküyü söylemeyi tercih edenler de vardır)

KINA TÜRKÜSÜ

Bismillah diyelim kınaya
Çağırın gelin anaya
Yan yana ağlaya
Al yeşil kınan kutlu olsun
Orada dirliğin tatlı olsun

Elimi soktum astara
Elimi kesti testere
Mevlam şirinlik göstere
Al yeşil kınan kutlu olsun
Orada dirliğin tatlı olsun

Asvap yuduğum taşlar
Gölgelendi ağaçlar
Misafir gelen kardaşlar
Al yeşil kınan kutlu olsun
Orada dirliğin tatlı olsun

Ana hamama vardın mı
Yunduğum yeri gördün mü
Ana kadrimi bildin mi
Al yeşil kınan kutlu olsun
Orada dirliğin tatlı olsun

Baba pazara vardın mı
Ayağıma lastik aldın mı
Ekmeğini tuza bandın mı
Al yeşil kınan kutlu olsun
Orada dirliğin tatlı olsun.

Kına alayı,gelin kızın kınasını yaktıktan sonra neşe içinde oğlan evine döner.Davul zurna kız evinde kalır.Bu seferde kız evi,davul zurna eşliğinde yine aynı özellikte süslenmiş tepsi ile oğlan evine gelir.Oğlan kınası neşe içinde yakılır.Sağdıç burada damadı korumak,ona zarar gelmesini önlemek zorunda kalır.(burada zararın ne olduğu belirtilmemiş ancak bendeniz bildiğim kadarını aktarmak isterim.Kına yakma esnasında damada çuvaldız,topluiğne gibi ucu sivri iğneler batırılmaya çalışılır.Yine damadı kaçırarak yakınlarından rehine karşılığı hediye istenmesi de gelenekler arasındandır)

“Gelin alma” Kırıkkale İl merkezinde olsun,köylerde olsun Pazar günüdür.Pazar günü gelini almak için erkenden hazırlık yapılır..Önceden ayarlanan arabalar süslenir.Gelin beyaz gelinliği içinde erkek kardeşinin,erkek kardeşi  yoksa amca veya dayısının kolunda evden çıkarılır.Babası tarafından ise oğlan tarafına teslim edilir.Oğlan evi neşelidir.Davul,zurna içli havalar çalar.Bu an,hüznün gözyaşıyla bütünleştiği andır.”Gelin götürme” dediğimiz bu gelenek,gelinin yeni evine getirilmesiyle sona erer.

Burada yine kısa bir ek yapmak istiyorum.Eve gelen gelin,damat tarafından dualarla araçtan indirilir.Araçtan inerken içinde buğday,arpa,yulaf karışımı bulunan bir toprak çanak önünde kırılır.Eline verilen yağlı kaşığı kapı pervazına sürmesi istenir.Çanak kırmak evinde bolluk bereket olması,kapıya yağ çalması gelin olduğu eve alışıp tutunması içindir ki sanırım bu tür geleneklerin kökeninde biraz da batıl inançların etkisi vardır.

Yine gelin eve çıkarıldıktan sonra damadın annesiyle babasının güreştirilmesi ve orada bulunanların yardımıyla babanın güreşte yenilmesi evde söz sahibinin kadın olduğunun göstergesi olarak da değerlendirilir.

Gelin,oğlan evine geldiğinin ertesi günü “Duvak açma” merasimi yapılır.Okuyucu kadınlar tarafından,komşular ve akrabalar gelinin duvağını açmaya davet edilirler.Misafirlerin gelmesinden sonra gelinin yüzü kıbleye gelecek şekilde yüksek bir yere oturtulur.

Ö
nce mevlit okutulur.Mevlitten sonra gelinin sağ yanına elinde yufka ekmek yapmada kullanılan oklava ile bir erkek çocuk;bir ağaç kaşıklı kız çocuğu dikilir.(küçük bir çocukken komşumuzun duvak açma merasiminde bendenizde gelinin sağında elimde oklavayla durmuştum.)

Gelin duvağı üç defa açılıp kapanır,üçüncüsünden sonra temelli açılır.Gelin misafirlerin ellerini öper,kapının ağzında ayakta bekler.Misafirlerde “gelin,Allah yerine yakıştırsın,ağzın tatlı olsun” derler.

Aile Türk milletince kutsal sayılan bir müessesedir.Onun için yöremizde de düğün geleneklerine çok önem verilir.Eş,dost düğün yapan maddi ve manevi yardımda bulunarak aileye yardımcı olurlar.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »