Düğme
7/7/2009 · Kategori: Öykülerim
Güneşin ilk ışıkları badem ağacının sararmaya yüz tutan yapraklarından,geometrik şekiller çizerek pencereden içeriye vuruyordu.Uykulu ve mahmur gözlerle uyanmış,yeni bir güne sıradan bildik davranışlarla, esneyerek hazırlanıyordum.Nazlı bir gelincik gibi sallanan ince tül perde,sabah esintisiyle bir ileri iki geri dalgalanıp aralanınca,süpürgelik kenarında duran menekşe,zemindeki mermer desenli taşın üstüne düştü.Değer verilen bir şeyi ne kadar çok esirgesem onun başına mutlaka bir kaza gelir.Hay aksi.Alıp hemen yerine geri koydum.Zaten kaç gündür solgundu.Bir gün gülen,bir gün yaramazlık yapmış suçlu çocuk hallerinde sessiz,mahcup.
Sonra koyduğum yerden zarif çiçeklerine dokunup,azıcık gönlünü almak istedim. “Günaydınnnn.Pembe çingenem benim,bir yerin acıdı mı ? küs müyüz kız esmeralda” deyip okşadım ve yerini değiştirdim.Sanki sesimi anlamıştı da bana gülümsüyordu.Anlaşılan kuruyan toprağı biraz da su istiyordu.Şebeke suyu da geceden kesilmiş.Böyle durumlar için dolu tuttuğum plastik bidondan bir bardak su alıp pembe menekşeyi suladım.Musluklu bidonun başlığını hafifçe çevirince sızan suyla tasarruflu bir şekilde elimi yüzümü yıkayıp üstüme giyecek gömleği rasgele çekip aldım.
Giyerken baktım ki gömleğin orta düğmesi kopuk.Üstelik yeni de sayılır.Daha geçenlerde açık renk krem pantolonumun üzerine sütlü kahve çizgilerin uyum sağladığını görünce fiyatını hiç düşünmeden almıştım.Nasıl da kopmuş. Herkesi kendim gibi sanıyorum.Anlaşılan bu gömleğin düğmelerini kontrol etmeyi unutmuşum. Oysa biz küçükken annem yeni alınan giysilerin düğmelerini gözden geçirmeden ve kendi elleriyle o küçücük çıt çıtları iyice berkitmeden giydirmezdi.
Hele yaz tatillerinde çırak olarak yanında çalışmaya başladığım terzi Artin ustanın “Demek yeni çırağımız sensin” diyerek eski bir ceketi bana doğru uzatmasını “Al bunun düğmelerini dikerek mesleğe başla” sözünü dün gibi anımsıyorum.
Sokakta oynadığımız renkli misketlere benzeyen düğmeleri,defalarca elime batırdığım iğnenin acısıyla,acemice dikip götürdüğümde parmak uçlarıyla sıkıca kavradığı düğmeyi burgu yapar gibi çevirmiş çevirmiş ve kopan kopçayı avuçlarıma koyarken “Olmamış evlat yeniden dene” demişti.
İlk görüşte sevdiğim ustam yıllarını yaz kış demeden Samatya pasajında “Giy Sev” terzihanesinde geçirmişti.Pamuk saçları,kırış kırış yüzü,deniz mavisi gözleri,kendinden emin edasıyla onu yaşlı fakat gölgesiyle etrafına serinlik veren ulu bir çınara benzetirdim.Boynuna doladığı kalın mezrosu,parmağına taktığı pirinçten yapılmış eski dikiş yüzüğü,kaliteli çelikten yapılmış iğnesiyle işine oldukça titizlenir,ağır ama düzenli çalışırdı.Çiçeklerle konuşulduğunu bilirdim de kumaşlarında bir dili olduğunu,onlarla da konuşulduğunu bilmezdim.Her biriyle düğün törenlerinde konuklarıyla ilgilenen ev sahibi inceliğinde tek tek ilgilenir; yaptığı işçilik,döktüğü göz nuru,diktiği elbiseler çok beğenilirdi.Şimdi olduğu gibi hazır giyim yaygın olmadığı için dönemin ünlü simaları sık sık dükkana ölçüye,provaya gelirdi.
Yanında işe başladığım günden itibaren bana uzattığı eski ceketin düğmelerini dikip ona gösterdiğim her seferinde hep aynı şeyi yapar; çevirdiği düğme kopunca,burnunun üzerinde duran gözlüğün camından gözlerimin seviyesine indirdiği sevimli,babacan bakışlarıyla “Olmamış evlat bir kez daha dik” derdi.Bir defasında dayanamayıp sormuştum.
“Düğme böyle çevirip zorlayarak iliklenir mi ?”
“Hayat evlat hayat,düğme dikişi bir hayat kurtaracak kadar sağlam olmalı”
Telefon çalıyordu.Koridorda bulunan ahizenin yanına varana kadar gittiğim geçmişten günümüze dönmüştüm.Arayan yan komşumuzdu.Sabahları işyerime oturduğumuz sokaktan arkadaşlarla birlikte gidiyorduk.Gitgide artan benzin fiyatları nedeniyle araçları sırayla trafiğe çıkarmaya karar vermiştik.Zaten bu hayat pahalığında başka çaremiz de yoktu.Eskiden olduğu gibi takım elbise dikmiyorduk.Hazır giyim hızla gelişirken meraklısı dışında takım elbise siparişleri azalmıştı.Biz de yaka,paça, astar tamiratlarıyla geçinip gidiyorduk.En son iki gün önce getirilen bir kaç pantolonla,mevsimlik bir pardösüyü yenilemiş dün akşam müşterilere teslim etmiştim.
Komşuları bekletmek olmazdı.Hem trafik yoğunluğuna kalmadan gitmek en akılcı olanıydı.Fazla oyalanmadan üstüme yeni bir gömlek giyip evden çıktım.
Büyük şehirlerin en belirgin özelliğidir.Trafik,hayat pahalılığı,hava kirliliği,gürültü,tüketim çılgınlığı,kazalar…aklınızın ucundan bile geçmeyen bir olayla karşılaşmanız an meselesidir.İşte trafik yine tıkanmış akmıyordu.Az ileride sağ şeritte kimi araçların durduğunu,soldan gelenlerinde sağ taraftaki kalabalığa bakarak yavaşladığını,araçlardan inen insanların köprünün üstünde kalabalıklaştığını görünce merakım arttı.Acaba bir kaza mı olmuştu.Aracı emniyet şeridine park edip biz de merakla indik ve toplanan kalabalığa yaklaştık.
Bağırış,çağırışlar arasında her kafadan bir ses çıkıyordu.
“İtfaiyeyi arayın !”
“Polise haber verin !”
“Ambulans çağıralım !”
“Fazla dayanamaz !”
“Oğlum aklından zorun mu vardı.İnsan kendini köprüden atıp canına kıymak ister mi !?”
“Birazdan düğme kopar denize çakılır eyvah ki eyvah !”
Uzaktan görebildiğim kadarıyla köprüden atlayan genç bir delikanlıydı.Kim bilir ne derdi vardı.Anlaşılan kendini boşluğa bıraktığında üstündeki pardösü rüzgârın etkisiyle şemsiye gibi açılmış,önündeki ilikli tek düğmeyle köprünün altındaki kısa bayrak direğine takılıp,orada öylece asılı kalmıştı.
Artin usta tekrar gözlerimin önüne geldi.
“Hayat evlat hayat,düğme dikişi bir hayat kurtaracak kadar sağlam olmalı”
Kolayca sökülüp kopmayacak bir dikişin nasıl olması gerektiğini gösterdiği günden sonra götürdüğüm eski ceketin kol düğmelerini çevirmiş çevirmiş ve kopmadığını görünce yeni diktiği ceketi bana vermiş “Artık giyilmemiş bir takım elbiseye düğme dikebilirsin” dediğinde nasıl da sevinmiştim.
İtfaiye ve ambulansın çalan siren sesleriyle bir kez daha geçmişten uyanırken,boşlukta sallanan gence baktım.Birkaç dakika önce yaşamına son vermek isteyen saçı sakalı birbirine karışmış zavallı delikanlının ölüm çizgisiyle arasında sadece bir düğme kalmış,şimdi de “Ölmek istemiyorum,kurtarın beni” diye yukarıdan kendisine bakan kalabalığa sesleniyordu.
Biraz sonra köprüye kurdukları kurtarma aparatıyla aşağıya sarkan itfaiyeciler delikanlıyı alkışlar eşliğinde yukarı çıkardı.Olay mahalline gelen polis meraklı insanları dağıtmakla meşgul,yoldan geçen televizyon ekipleri de yeni haber yakalamış olmanın verdiği heyecanla çekim yapıyordu.
“O düğmeyi diken terziye aldığı para helâl olsun” dedi birisi.Daha fazla beklemeden oradan ayrıldık.
İki üç gün sonraydı sabah işyerine gelmiş,yeni ölçüsü alınmış ve kısalması gereken kot pantolon paçalarıyla uğraşıyordum.Kapıda elinde mor menekşeler açmış bir saksı,eli yüzü düzgün,saçları düzgün taranmış,yüzü aydınlık genç bir delikanlı belirdi.Buyurun demeye kalmadan selam verip sordu :
“Giy Sev terzihanesini sizin mi ?”
“Evet ! size nasıl yardımcı olabilirim”
“Oldunuz zaten ! hem de çok fazla.Şu an burada olmamı biraz da size borçluyum.”
Şaşkın bakışlarımla “Ne yapmışım”demeye kalmadan üstündeki pardösünün ortanca düğmesini göstererek sözünü tamamladı.
“Biliyor musunuz ? bu düğmeyle hayatımı kurtardınız.Size müteşekkirim”
Bir an duraksadım.Sonra karşı duvarda asılı duran ustamın resmine baktım.Işıl ışıl parlayan gözleriyle bana “Aferin evlat.Şimdi anladın mı ” dediğini duyar gibi oldum.
Sonra gülümseyip arkasındaki çerçeveyi işaret ederek ustamı gösterdim.“Vaktin varsa otur bir bardak çay içelim.Asıl ona teşekkür etmelisin” dedim.Oturdu.
Kendimizi konuşmanın tılsımına bıraktık.Anlattıklarını dinleyecek,onu önemseyecek birisine meğer ne çok ihtiyacı varmış.
Saatlerce konuştuk,konuştuk,konuştuk.
Zaman iğne deliğinden geçerken,sökülen bir hayatın düğmesini sağlam kelimelerle ve bir daha kopmayacak biçimde yeniden dikmeye çalışan çıraklar gibiydik.
Fatih Yavuz Çiçek
Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz! Arkadaşına Gönder!
1 yorum yazılmıştır
Yazan:hatice | Tarih: 2009-07-23 16:24:11Konu: helal olsun artin ustaya
şiirlerini okuduğumda ne demek istiyor acaba ya da bu kelimenin anlamı neydi diye düşündüğüm çok oldu ama bu öykü çok hoşuma gitti.belki şiir benim ilgi alanıma girmediği için zorlandım.öyküyü okurken gerçekten terzi çıraklığı yapıp yapmadığını düşündüm.nice böyle güzel öykülere ve tabii bulmaca çözer gibi anlamaya çalıştığım şiirlere...
.............
Şiirlerin gündelik konuşma dilinden çok daha özel bir üst dili vardır.Şiirlerde geçen kelimeler birebir okuduğumuz anlamı vermeyebilir.Şiirlerdeki anlama ulaşmak için kelimelerin belleğimizdeki çağrışımlarını sezmeye ve okuduğumuz metni duyumsayama çalışırız.Öyküler düzyazı olması,bir olayı veya bir durumu anlattığı için şiirlere göre daha kolay anlaşılır metinlerdir.
Okuyarak kattığın değer için teşekkür ediyorum.
Selamlarımla arkadaşım
Düzenleyen bayflower gün: 23/7/2009 saat: 16:54